| yasir's profileNûPeLPhotosBlogLists | Help |
NûPeL...sensizlik ile yaşayacağıma ölüme gidem daha iyi... |
||||
Halkımız böyle istiyorHalkımız böyle istiyor
“Recep İvedik-1”in yalnızca geçen yılın değil, aynı zamanda Türk sinema tarihinin de genel izleyici rekorunu kırması, sinema medyasını ve film eleştirmenlerini bu ürkünç karakterin yeni serüveni karşısında daha bir “alttan alıcı tavırlar sergilemeye yöneltti. Pekiyi, görevi “çılgın kalabalıklar”ın arkasına kös kös takılmak değil, en ön safında durup onları inadına doğrulara yönlendirmek olan bir aydın için, adına “gişe geliri” denilen şey, yozluk kültürünün saldırgan yayılımı karşısında tutum belirlerken ne ölçüde önemlidir? Bu yazıyı gerçekte geçen hafta sonu, yani “Recep İvedik-2”nin gösterime girmesinin hemen ardından kaleme alacaktım. Ancak, son 7-8 ay içinde üst üste ikinci kez ev taşıma talihsizliğine uğradığımdan, gazeteden aldığım izin doğrultusunda geçen pazarki sinema sayfamızı pas geçmek durumunda kaldım.
Öte yandan, “Recep İvedik” gibi çok önemli bir toplumsal vakıa karşısında sessiz ve tepkisiz kalmak da kişisel bakış açıma göre “tarafını belli etmek” anlamına geleceğinden (ki ben de bu tür bir sinikliğe hayatı boyunca hiç prim vermemiş biri olduğumdan), yıllar sonra ilk kez bu pazar günü sayfa düzeni kurallarımı bozarak ikinci gösterim haftasına girmiş, yani habercilik açısından görece “bayatlamış” bir filmi manşetimize taşıyorum.
Tabiî, kolayca tahmin edeceğiniz üzere, “birinci Recep İvedik vak'ası” üzerine geçen yıl bu vakitlerde sayfamızda yayımlanan “Çok konuşan adamın boş konuşan filmi” başlıklı -ulusal medyamızda da bolca alıntılanıp tartışılmış- yazımın acı hatıraları nedeniyle, Gökbakar Kardeşler'in “muzaffer birer meydan savaşı komutanı” edâsıyla gösterime soktukları ikinci bölüm öncesinde yapımcı ve dağıtıcı şirketlerden hiç kimse kapımı çalmadı. Tam da beklediğim gibi, mâlum filmin ne basın gösterimine, ne de galasına davet edildim. Anlaşılan o ki geçen yılki yazıdan kaynaklanan ve muhtelif yankıları benim kulağıma kadar gelen büyük “hınç” hâlâ çok taze…
Ben de Özen Film'in bu yakışıksız tavrını kendime çok fazla dert etmeyerek, “Recep İvedik-2”yi, bilet bedelini aslanlar gibi ödeyerek, ticarî gösteriminde izlemeyi yeğledim. Sinema sayfamızı cuma günlerinden pazara aldığım tarihten yana yaşadığım müthiş bir özgürlük bu. Vizyona sunulan yeni filmleri hafta ortasındaki basın gösterimlerinde ya da galalarda değil, cuma ya da cumartesi günü başlayan ticarî seanslarda halkla birlikte izlemek, bırakın rahatsızlığı, “tam bağımsız bir gazetecilik/yazarlık” faaliyeti açısından çok daha verimli oluyor. Yazılarınızı hiç kimseyle yüz göz olmadan, hiç bir yapımcı/dağıtıcı şirkete karşı bilinçaltınızda zerrece minnet duygusu hissetmeksizin, herkes gibi bedelini ödeyerek izlemenin ve o koşullarda kaleme almanın iç huzurunu yaşıyorsunuz.
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, her ne kadar geçen yılki yazımdan sonra neredeyse Haiti'ye gidip oradaki Voodo rahiplerine küçük bir bez bebeğimi yaptıracak ve ona da evde canı sıkıldıkça iğneler batıracak duruma gelen Şahan ve Togan Gökbakar Kardeşler, yazdıklarım nedeniyle benden feci şekilde nefret etseler de bir yıl sonra perdeye yansıyan bu ikinci “komedi filmi” denemelerinin öncesindeki PR faaliyetlerinde -ne mutlu- hadlerinden fazla yüksekten atıp tutmayı bir kenara bırakmışlardı.
Şahan'ın son haftalarda yazılı ve görüntülü medyada “Recep İvedik-2” hakkında söylediği hemen her sözü dikkatle takip ettim. Geçen yılki (çağdaş Türk sinemasının en değerli yönetmenleriyle gırgır geçen ve onların “autheur” sinema anlayışını kendince tefe koyan) laubali tavrını bir kenara bırakmış, “Bizim elimizden bu kadarı geldi, takdir yüce halkımızındır” modunda bir “düşük kaşlı Küçük Emrah alçakgönüllülüğü”ne yönelmişti. Sanırım, o yazımdan sonraki ilk fırtına durulunca, bu dostumuzu başkaları da “konuşurken fazla uçtuğu” yönünde (sözüne değer verdiği kimi ağır ağabeyler mesela) uyarmış olmalı ki Gökbakar'lara yönelttiğimiz eleştirilerin hayırlı sonuçlarını bu ikinci gösterinin arefesinde hep birlikte almış olduk.
GÜLMEK YA DA GÜLMEMEK
Şimdi de gelelim konumuzun odak noktasını oluşturan yeni filme…
“Recep ivedik-2” perdede akıp giderken, bazı bölümlerde ben de herkes gibi kıkır kıkır güldüm elbette… “Böyle bir film izleyicisini asla güldürmez, güldürmemeli” gibi saçmasapan bir iddianın ardında durarak bir hedefe varmaya çalışmanın herhangi bir mantığı yok.
Evet; sık sık güldüm, çünkü ben de Allah'ın yarattığı alelâde bir kul, “argo kültürü”ne fena halde teşne tipik bir Türk vatandaşı olarak, bütün gücünü inanılmaz banalliğinden alan bu tür bir espri klasmanı karşısında zayıfım.
Doğrudur, Recep İvedik'in, hastanede son nefesini verirken ağzından dökülen ebediyete intikal cümlesi kelime-i şahadet getirmek değil, “Recep, benim evdeki o maun çeyiz sandığı senin …üne girsin” olan 70'lik yemenili bir nineyi perdede görünce ben de “O-haaa be!” deyip kahkahayı basanlardan biriyim. Tıpkı, yakası açılmadık yığınla argo söz, yanısıra da anırmalar, böğürmeler, geğirmeler, yellenmeler ve hömkürmelerle bezeli daha pek çok sahnede ortalama bir Türk'ün beğeni düzeyine teslim olup güldüğüm gibi…
Meseleye bu yönden bakıldığında, ilk “Recep İvedik” de gayet “gülünç” bir filmdi; ikincisi de en az onun kadar “gülünç”… Dahası, ikincinin, gişede ilk filmin gelirlerini aşacağına da zerre kadar kuşkum yok.
Fakat, benim takıldığım asıl mesele şu: Kendi meslekî arenasının “aydınlık bilinci” olma iddiasını taşıyan, dahası sanat tarihinin ona yüklediği misyon gereği buna mecbur olan bir sinema yazarı için, böylesi durumlarda takip edilmesi gereken yol nedir? İnsan ilişkileri açısından zaten çok hızlı bir biçimde çürümekte olan, her açıdan mutsuz, tatminsiz ve küresel ekonomik krizin yıkıcı sonuçları karşısında iyice ezilmiş bir toplumun üzerine bir kazan dolusu benzin döküp, “Size de böyle bir sinema anlayışı yakışır canlarım” diyerek kibriti çakmak mı? Yoksa, gücünün yettiği en son noktaya kadar üst düzeyde bir sanat ortamı ve bugünkünden çok daha nitelikli bir sinema beğenisinin oluşması için mücadele verip, “Ben, yaşadığım dünyayı ve ülkemi kasıp kavuran böylesine kitsch bir kültüre asla teslim olmadım, olmayacağım, kendine saygısı olan okurlarımı da bu sele teslim etmemeye kararlıyım” demek mi?
Görüyorum ki tek tük yükselen bir kaç çatlak ses dışında, meslektaşlarımın pek çoğu geçen yıl elde edilen 4,5 milyon kişilik gişe hasılatı karşısında artık şiddetle direnmeyi bıraktılar, İvedik'in janrgonuyla konuşmak gerekirse “Madem bu toplum böylesi kepazelikleri izlemek istiyor, öyleyse koy rahvan gitsin” moduna girdiler. Haklılar da… Çünkü “Recep İvedik” denilen millî felaketi başımıza musallat edenler, elde ettikleri malî başarının da zafer sarhoşluğuyla öylesine saldırgan, küstah ve yaygaracı bir karşı kampanya başlatmış durumdalar ki bu gibi filmleri eleştirmek neredeyse “popüler sinema”dan hiç anlamamakla eşdeğer bir konuma oturtuldu.
ÇOLUK ÇOCUKLA BERABER “RECEP İVEDİK” İZLEMEK
“Recep İvedik”e şuursuzca akıp giden; dahası, Kültür Bakanlığı'nın denetleme kurullarının uygun gördüğü akıl almaz bir “13A” (13 yaşından küçük izleyicilerin böyle bir filmi aileleriyle birlikte izleyebilmesi) sınıflandırması nedeniyle yanlarına çocuklarını da alanları bu saatten sonra durdurabilmenin hiç bir yolu yok. Çünkü, bu ülkede artık bazı şeyler iyice zıvanadan çıkmış durumda… Hoş zaten, bir sinema yazarının böyle bir görevi de bulunmuyor. Bizim pozisyonumuzdaki insanların sorumluluğu, kendilerine ayrılan sayfa ve sütunlarda toplumlarını “iyi” ve “kötü” olan noktasında dürüstçe aydınlatıp uyarmaktan ibarettir. Gerisi, adına “kamu vicdanı” denilen alanın beğeni tercihlerine kalmıştır.
Ben de diyorum ki, şimdi gençsin ve bekârsın sevgili kardeşim Şahan…
Yarın öbür gün evlenip çoluk çocuğa karıştığında, çevren minik minik evlatlarla dolduğunda, Türk toplumuna, özellikle de toplumun genç bireylerine armağan ettiğin bu “kültürel ikon”dan ciddi ciddi utanç duyacaksın.
Gelip geçici bir ticarî başarıdan dolayı gözün şimdilik bu gerçeği göremiyor; ancak ileride çocuğun ya da çocukların henüz 7-8 yaşındayken filmlerinin DVD'lerini cihaza takıp, “Baba yahu, bu sahnedeki 'Elizabeth' sözün neyi anlatıyor” ya da “Sana gabaran bir şey var cümlesiyle ne demek istedin” diye sorduklarında, pedagoji biliminin uyarı ve önermelerinin değerini sen de anlayacaksın, dolayısıyla senin de bizler gibi yanakların kızaracak.
Bana da bu yazıyı, sinema salonundan çıkarken ısrarla aynı soruları sorup duran ufacık kızına ne cevap vereceğini şaşırmış durumdaki genç bir babanın kıpkırmızı suratı yazdırdı, bilesin.
Son olarak, bir kavram kargaşasına daha açıklık getirmekte yarar var:
“Çok izlenmek”, acaba sinema sanatı ve tarihi açısından ne anlama geliyor?
Ben sana hemen bunun cevabını vereyim:
Sophia Loren ya da Meryl Streep'in, sanat hayatları boyunca rol aldıkları bütün filmleri ve gişe hasılatlarını üst üste koysan, bunların tamamının, henüz 30'lu yaşlarındaki Amerikalı porno yıldızı Jenna Jameson'un “oynadığı” bir tek film kadar bile izlenmediklerini görürsün.
Bu durumda Jameson'a nasıl bir muamele yapmamız gerekiyor sence? Onu sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi kadın oyuncusu mu ilan edeceğiz?
Ölmez de sağ kalırsak, 20 yıl kadar sonra sinema kariyerin üzerine yapacağımız geniş kapsamlı bir söyleşide görüşmek üzere, sana ve kardeşine en içten sevgilerimi sunuyorum. 22.02.2009 - ALİ MURAT GÜVEN Kar'dan özür diliyorumKar gibi dokunsaydık arzın tenine. Tahammül edilemez görüntülerin, tüm çirkinliklerin üzerini serin bir dokunuşla kapasaydık. Çirkinliği bile incitmeden... yeryüzüne pırıl pırıl bembeyaz bir hediye olsaydık. Hediye etseydik kendimizi dünyalılara. Güzel görünsün diye her şey. Her şey dokunulmamış, incitilmemiş, kirletilmemiş bir güzellikte nazarlara muhabbet olsun diye Ama kar olmak için erimeyi göze almak gerek galiba. Erimek ve yok olmak. Hamlığının farkında olmak. Güneşe hasret olmak; yanmayı göze almak. Evet, kar olmak için erimeyi göze almak gerek. Erimeli ki bahara gül bitsin; gül bitsin eridiğimiz yerlerden. Erimezsek bitmez ki! Eriyelim; önce kar olalım sonra güneşe dönelim ve yanalım. Gül bitirmeliyiz. Kutlu Sultan'ın remzi gül. Güle hasret bülbüller. Bülbüller yanlış adrese âşık olmuş. Niye biliyor musunuz? Gülü tanımadıkları için. Bülbüller de bu durumdan huzursuz ama. Çünkü onlar da hep bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorlar. Ama bilmiyorlar eksik olanı. Bu yüzden yanlış sevdalara beste yapıyorlar. Gülle tanış olmalı insanlar. Gülle tanış olanlar bebekleri öldürecek kadar vahşi olamazlardı. Daha elleri kolları öpülmeye doyulmamış bebeklerin gamzelerine kan düşmezdi. Çare dedirten çaresizliğin üzerine bir daha bomba yağdırmazlardı. Feryadı yüreğini parçalayan bir anne... Yüzü parçalanmış bir baba... Okul yolunda şaşkına uğrayan küçük fidanlar... Daha dünyayı tam göremeden, annesine anne diyemeden boynunu sonsuzluğa yatırmış bebek... İyi ki öldün bebek, iyi ki öldün! Ölmeseydin bu vahşet karşısında aklını yitirebilirdin. 'Neden?' sorusu kahredebilirdi seni. Seni öldürmelerinin nedeni yok. Bulamazdın bir neden. Haz köleleri bunlar... Kar olmak... Sahi sarabilmeye cesaretimiz var mı bu tahammül edilemez görüntüleri? Bunlara rağmen kar olabilir miyiz? Ben kardan özür diliyorum. Onun gibi olamam. Çok çok özür diliyorum sevgili kar. Değil sen olmak, sana dokunmak bile korkutuyor beni, titretiyor beni. Her şeye dokunduğun gibi benim saçlarıma da dokun. Melekler indiriyormuş seni. Rahatlatıyorsun dokununca, huzur veriyorsun, bembeyaz bir şiir oluyorsun. Ama senle fazla kalamam ben. Benim sıcacık evim var, sıcacık uykularım... Orası daha cazip; villalar, arabalar, sevgililer. Kusura bakma, üşütüyorsun, üşüyorum. Bu bir heves işte. Ben senin güzelliğine vuruldum. Beyazlığına vuruldum. Yüreğin bana göre değil. Ben erimeyi göze alamam. Başkaları için yok olmayı göze alamam. Ben, ben olarak kalayım. Olduğum yerde kalayım. Penceremden bakayım sana. Penceremden çayımı yudumlarken doyumsuz güzelliğine dalayım. Arkadaş olalım sadece, ama uzaktan. Dokunulmamış olsun aşkımız. Ben, maymun iştahlının tekiyim sevgili kar. Daldan dala konarım. Sen eriyip gideceksin ya. Yerinde biten güllere âşık olurum bu kez. Sana ait aslında onlar, ama kusura bakma onlara dokunurum işte. Güller de senin gibi güzel. Bir farkı var, onlar üşütmüyor. Onlar sadece aşk içinler, sen ise o âşıkların anasısın. Dünyadaki en değerli değerin anasısın sen. Aşkın anası. Bu yüzden sancın da büyüktü senin. Bu yüzden sen olmayı göze alamadım sevgili kar. Ama biliyordum gül biteceğini. Harika bir şey. Bu ne cüretkârlık yani? Bu ne cesaret? Bu ne tahammül? Şaşırttın beni sevgili kar. Gül bitirmek için her görüntüye eyvallah dedin. Hiç de sinirlenmeden. Her şeye rağmen serince değdin. Hep enfes görüntülerle, çirkinlikle mücadele ettin. Dehşet güzelsin sevgili kar. Mehmet Adak Dilime Eşşek Arısı Soksaydı da ben Onları Yazmasaydım.düşündümde eşşek arısı soksa da zaten söylemedim ki. ben bunları şu anda yazdığım parmaklarım ile yazdım. parmaklarıma eşşek arısı soksaydıda ben onları yazmasaydım... Ben nerden bileyim kalbinin küçük olduğunu, ben nerden bileyim her söze alınacağını, ben nerden bileyim. Seni Dünyalar Kadar Sevdiğimi.
Göster bana kalbiniki onu kuçaklayayım, gösterki onu dünya kadar büyüteyim. Ben Yazmadım, yazsaydım bunları yazmazdım, ben yazmadım yazsaydım şimdi içim böyle iki büklüm yazmazdım, ben yazmadım Ben SENİ SEVİYORUM nasıl yazarım. ben seni kırmayı nasıl düşünürüm düşündünmü. "Hay" parmakarım kırılsaydı da yazamasaydım, sorulara cevap vemeseydim sadece seni sevdiğimi bağırsaydım.......................................................................................................................... Başka İzahı Yok Bunun .... Ben Seni Asla Kırmak İstemem. Ne Eklemek İsterki İnsan Böyle Bir Durumda!En iyisidir boş bırakmak bütün sayfaları, yada bağırmak boş bir kağıda. Bilmediğin nedenlerden dolayı kafayı duvaramı vurmak yazmak yerine yoksa hepsini yoksaymak mı umut yada kim bu umut. - uf yine saçmalıyorum - en iyisi okuduğum bir şeyleri yazayım burya sayfayı doldurmak adına.
Boş bir kağıt, Tanrı'nın, bize Tanrı olmanın ne kadar zor olduğunun anlatma yoludur - diyor Sidney Sheldon ne güzel diyor canım benim şu boş sayfayı doldurmanın cesareti hangimizde varki...
"Bekleyerek geçiyor hayatımız. Canımızı sıkan, huzursuz eden, sabırsızlık veren bekleyişler değil yalnızca, beklemekten kastımız. Bütün bir ömrü, erişmek istediğimiz hedeflere, kavuşmak istediğimiz kişilere, ulaşmak istediğimiz ideallere varmak için harcamamız. Oysa her biri, en sonunda bizi ölüme taşıyacak en büyük bekleyişten, hayatımızdan çalıyor.
...
Beklesek ve beklemesek geçiyordu ömür, istesek ve istemesek geliyordu ölü.
...
Aşk yardım edermiydi bekleyişin anlam kazanmasına, yoksa aşka dair beklentiler, bir sevgiliyi beklerken geçen süreler büsbütün eksiltir, kayıpmı ettirirdi sayılı zamanlarımızdan...
...
Beklemiyormuş gibi yapsak, aslında neyi beklediğimizi unutsak sahiden unuturmuyuz kaçınılmaz sonumuzu... Ve avunurmuyuz bekliyorsak yaşıyoruz tesellisiyle..."
Rengin Soysal |
||||
|
|